BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ.
Genç kadın
nefes nefese koşuyormuş. Bir ara ayağı takılmış bir ağaç köküne. Dizleri
parçalanmış. Ama önemli değilmiş. Onun kaçması gerekiyormuş. Dönüp arkasına
bakmış, ağzı bir mağara kadar açılmış bir kaplan peşinde. Israrla. Dişleri seni
daha iyi yiyebilmek için, diye bağırıyormuş. Daha hızlı kaçmalıyım, daha hızlı,
daha hızlı… demiş genç kız. Koşmuş, koşmuş, koşmuş.
Bir uçurumun
kenarında bulmuş kendini. Dibi görünmüyormuş. Ne yapsam şimdi? Ne yapsam, diye
olduğu yerde zıplıyormuş. Ah, kaplan gittikçe yaklaşıyor. Kaplan’ın ağzında son
bulacağına hayatım, bilinmeyeni denemek daha mantıklı deyip atıvermiş kendini
uçurumdan. O da ne bir ağaç dalı uzanmış kayaların arasından. Tutmuş genç kız eliyle
dalı. İşte bir umut daha, demiş. Aşağıya bakınca da yemyeşil çayırlar
görünüyormuş. Cennet işte burası. Şimdi insem oralara, uzansam yeşil çayırlara,
diye hayal kuruyor, bir eli de ağaç dalında, sıkı sıkı tutunuyormuş.
Tam bu
sırada sol taraftaki bir oyuktan iki fare kafasını uzatmaz mı? Şaşkın şaşkın bakmışlar kıza. Hayrola, ne
arıyorsun buralarda der gibi? Kız da
onlara bakmış gözleri fal taşı. Nereden çıktı şimdi bunlar, diyormuş kendi
kendine? Fareler uzanıp başlamışlar dalı kemirmeye. Eyvah, demiş kız. Eyvah. Ama sonra da , olsun düşeyim yemyeşil
çayırların üzerine derken, aşağıya doğru sarkan dal yaklaştıkça yere. Bir de ne
görsün? O yemyeşil çayırlar nerede? Olamaz, olamaz. Binlerce yeşil yılan. Kıpır
kıpır kafalarını uzatmışlar bekliyorlar. Ah, ben ne yapacağım şimdi demeye
başlamış genç kız, artık umutları dipte? Ne yapsam ki? Ne yapmalıyım ki?
Yukarı bakıyormuş,
kaplan bekliyor kükreyerek. Hiç vazgeçmeye niyeti yok. Sola bakıyor, fareler,
kemiriyor tutunduğu dalı. Aşağıya bakıyor, binlerce yılan bekliyor onu.
Umutları
tükenmiş, yukarı, aşağı, sola bakarken, bir de sağa bakıyor, hayal görüyor
sanıyor kendini. Kayaların arasından kıpkırmızı bir çilek, gülerek ona göz
kırpıyor. Nasıl büyük, nasıl çekici. Uzatıyor elini. Biraz daha. Biraz daha
uzanıyor. Çekip alıyor çileği. Isırıyor bir parça. Nasıl da sulu ve lezzetli.
Kapatıyor gözlerini çileğin tadına varmaya çalışıyor bütün varlığıyla. Unutuyor
kaplanı, unutuyor yeşil yılanları, unutuyor kemirgen fareleri… Oh, çilek nasıl
da tatlı, nasıl da sulu…
…
Beğendiniz
mi sevgili arkadaşlarım masalımızı. Masalcı Judith Liberman'dan dinlemiştim. Masaldaki genç kız tanıdık geldi mi size?
Ben kendime çok benzettim mesela. Belki size de benziyor olabilir, kim bilir? L Arkamızı bir türlü bırakmayan
geçmişimiz, şöyle bir silkinip sırtımızdan atamadığımız anılar,
yüzleşemediklerimiz. Onlardan kaçarken de zaman geçip gidiyor farketmeden.
Eninde sonunda varacağımız yer yeşil yılanlar. Ya şimdi, şu an. Bu satırları okurken bile. Beynimizi
kemirenler, bir türlü nefes aldırmayan sorunlar, işler, güçler, maddi
sıkıntılar, insanlar…
Ama yok mu hiç
acaba bize sunulan çilek tadında anlar? Önemli olan onları fark etmek galiba. Dikkatlice
bakmak sağa, sola, yukarıya, aşağıya. Görmek güzellikleri, ama görüp de bakıp da
geçmemek. İlla ki elimizi uzatmak, şöyle bir dokunmak. İlla ki bir ısırık alıp
lezzetine varmak.
Ah! Hayat
işte. Acısıyla tatlısıyla!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder