8 Şubat 2020 Cumartesi

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ.





BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ.

Genç kadın nefes nefese koşuyormuş. Bir ara ayağı takılmış bir ağaç köküne. Dizleri parçalanmış. Ama önemli değilmiş. Onun kaçması gerekiyormuş. Dönüp arkasına bakmış, ağzı bir mağara kadar açılmış bir kaplan peşinde. Israrla. Dişleri seni daha iyi yiyebilmek için, diye bağırıyormuş. Daha hızlı kaçmalıyım, daha hızlı, daha hızlı… demiş genç kız. Koşmuş, koşmuş, koşmuş.
Bir uçurumun kenarında bulmuş kendini. Dibi görünmüyormuş. Ne yapsam şimdi? Ne yapsam, diye olduğu yerde zıplıyormuş. Ah, kaplan gittikçe yaklaşıyor. Kaplan’ın ağzında son bulacağına hayatım, bilinmeyeni denemek daha mantıklı deyip atıvermiş kendini uçurumdan. O da ne bir ağaç dalı uzanmış kayaların arasından. Tutmuş genç kız eliyle dalı. İşte bir umut daha, demiş. Aşağıya bakınca da yemyeşil çayırlar görünüyormuş. Cennet işte burası. Şimdi insem oralara, uzansam yeşil çayırlara, diye hayal kuruyor, bir eli de ağaç dalında, sıkı sıkı tutunuyormuş.
Tam bu sırada sol taraftaki bir oyuktan iki fare kafasını uzatmaz mı?  Şaşkın şaşkın bakmışlar kıza. Hayrola, ne arıyorsun buralarda der gibi?  Kız da onlara bakmış gözleri fal taşı. Nereden çıktı şimdi bunlar, diyormuş kendi kendine? Fareler uzanıp başlamışlar dalı kemirmeye. Eyvah, demiş kız. Eyvah.  Ama sonra da , olsun düşeyim yemyeşil çayırların üzerine derken, aşağıya doğru sarkan dal yaklaştıkça yere. Bir de ne görsün? O yemyeşil çayırlar nerede? Olamaz, olamaz. Binlerce yeşil yılan. Kıpır kıpır kafalarını uzatmışlar bekliyorlar. Ah, ben ne yapacağım şimdi demeye başlamış genç kız, artık umutları dipte? Ne yapsam ki? Ne yapmalıyım ki?
Yukarı bakıyormuş, kaplan bekliyor kükreyerek. Hiç vazgeçmeye niyeti yok. Sola bakıyor, fareler, kemiriyor tutunduğu dalı. Aşağıya bakıyor, binlerce yılan bekliyor onu.
Umutları tükenmiş, yukarı, aşağı, sola bakarken, bir de sağa bakıyor, hayal görüyor sanıyor kendini. Kayaların arasından kıpkırmızı bir çilek, gülerek ona göz kırpıyor. Nasıl büyük, nasıl çekici. Uzatıyor elini. Biraz daha. Biraz daha uzanıyor. Çekip alıyor çileği. Isırıyor bir parça. Nasıl da sulu ve lezzetli. Kapatıyor gözlerini çileğin tadına varmaya çalışıyor bütün varlığıyla. Unutuyor kaplanı, unutuyor yeşil yılanları, unutuyor kemirgen fareleri… Oh, çilek nasıl da tatlı, nasıl da sulu…
Beğendiniz mi sevgili arkadaşlarım masalımızı. Masalcı  Judith Liberman'dan dinlemiştim.  Masaldaki genç kız tanıdık geldi mi size?  Ben kendime çok benzettim mesela. Belki size de benziyor olabilir, kim bilir?  L Arkamızı bir türlü bırakmayan geçmişimiz, şöyle bir silkinip sırtımızdan atamadığımız anılar, yüzleşemediklerimiz. Onlardan kaçarken de zaman geçip gidiyor farketmeden. Eninde sonunda varacağımız yer yeşil yılanlar.  Ya şimdi, şu an. Bu satırları okurken bile. Beynimizi kemirenler, bir türlü nefes aldırmayan sorunlar, işler, güçler, maddi sıkıntılar, insanlar…
Ama yok mu hiç acaba bize sunulan çilek tadında anlar? Önemli olan onları fark etmek  galiba. Dikkatlice bakmak sağa, sola, yukarıya, aşağıya. Görmek güzellikleri, ama görüp de bakıp da geçmemek. İlla ki elimizi uzatmak, şöyle bir dokunmak. İlla ki  bir ısırık alıp lezzetine varmak.
Ah! Hayat işte. Acısıyla tatlısıyla!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder