15 Şubat 2019 Cuma

DUT ZAMANI







                      DUT ZAMANI 

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kar ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim. Dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş!  Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

( İranlı usta  yönetmen Abbas Kiarostami’nin bir felsefi makale tadındaki filmi Kiraz Mevsim’inde sabah evden intihar etmek için çıkan ama elinde kirazla eve dönen Baheri’nin hikâyesi)

İçime işledi hikâye, deldi geçti beni kelimeleriyle.
En sevdiğimdir dutlar. Karadutum, Çatal karam çingenem, der ya şair, benim ağzım sulanır, o karadutu atmak isterim ağzıma hemencecik. Gözlerimi kapatıp o tadı hissederim dilimin üzerinde...

Ama dut ağaçtan yenecek, şartım var. Geçeceksin altına, sallayacak biri dallarını, yağacak gökten üzerine dolu taneleri gibi. Karadutsa lekeler bırakacak kıyafetlerinde, ağzın yüzün, ellerin kıpkırmızı olacak.

Yerlere dökülenleri bile toplayacaksın hafif kumlu, hafif topraklı, ne olacak ki? Hem bileceksin ki en olmuşları, en tatlıları yere düşendir. O yüzden hiç  kıyamayacaksın atmaya, o dutu toprağa. Üfleyecek ve de kimse görmeden atıvereceksin ağzına.

Boşuna sevmiyormuşum dutu. Kırmızısını, karasını, beyazını hatta olmuşunu, olmamışını.
Bakın işte bir sebebi var. Bir şey söyleyeyim mi, neyi seviyorsam, bir sebebi çıkıyor  yani. Sonradan anlasam da bazılarını, işte dut gibi.

Ölümden bile vaz geçirecek bir kudreti var bir dutun,  yukarıdaki öyküdeki gibi. Elimin altında yumuşak, lezzetli. Birini yedim taze ve sulu.

Yaşamayı seçmek de böyle bir şey işte. Yoksa her umutsuzlukta koşardık ölüme doğru.

Ama bazen bir dut ağacı, bazen bir ekşi erik tadı, bazen bir dostun telefonu, sevgilinin omzu, bir deniz kıyısı, ya da karşında kuyruğunu sevinçle sallayan bir köpek yavrusu, daha daha yazayım mı o kadar çok ki. Yeni bir çanta, bir kitap, Didem Madak'tan bir dize,  annenin yemekleri, çocuklarının kokusu, uzaktakilerin  özlemi, yazayım mı, yazayım mı daha… Ne kadar çok yaşamak için sebeplerimiz, ne kadar çok.

Bir ağacın altında, sallıyor biri dalları, konfeti gibi yağıyor yaşama sebeplerimiz üzerimize…
Aman dikkat edin, basmayın üzerine, ezmeyin, yok etmeyin, bilin değerini, doldurun ceplerinizi.



1 yorum: