DUT ZAMANI
Size başımdan geçen
bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı.
Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak
sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama
koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala
karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere
denedim ama kar ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim.
Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim. Dutlar! Lezzetli, tatlı
dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü…
Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne
güneş! Ne manzara! Ne bahçeydi ama!
Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular.
Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken
kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hâlâ
uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi
öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı
kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.
( İranlı usta yönetmen Abbas Kiarostami’nin bir felsefi makale tadındaki filmi
Kiraz Mevsim’inde sabah evden intihar etmek için çıkan ama elinde kirazla eve
dönen Baheri’nin hikâyesi)
İçime işledi hikâye, deldi geçti beni kelimeleriyle.
En sevdiğimdir dutlar. Karadutum, Çatal karam çingenem, der
ya şair, benim ağzım sulanır, o karadutu atmak isterim ağzıma hemencecik.
Gözlerimi kapatıp o tadı hissederim dilimin üzerinde...
Ama dut ağaçtan yenecek, şartım var. Geçeceksin altına, sallayacak biri dallarını, yağacak gökten üzerine dolu taneleri gibi. Karadutsa lekeler
bırakacak kıyafetlerinde, ağzın yüzün, ellerin kıpkırmızı olacak.
Yerlere dökülenleri bile toplayacaksın hafif kumlu, hafif
topraklı, ne olacak ki? Hem bileceksin ki en olmuşları, en tatlıları yere düşendir. O yüzden hiç kıyamayacaksın atmaya, o dutu toprağa. Üfleyecek ve de
kimse görmeden atıvereceksin ağzına.
Boşuna sevmiyormuşum dutu. Kırmızısını, karasını, beyazını
hatta olmuşunu, olmamışını.
Bakın işte bir sebebi var. Bir şey söyleyeyim mi, neyi
seviyorsam, bir sebebi çıkıyor yani. Sonradan anlasam da bazılarını, işte dut gibi.
Ölümden bile vaz geçirecek bir kudreti var bir dutun, yukarıdaki öyküdeki gibi. Elimin altında
yumuşak, lezzetli. Birini yedim taze ve sulu.
Yaşamayı seçmek de böyle bir şey işte. Yoksa her umutsuzlukta
koşardık ölüme doğru.
Ama bazen bir dut ağacı, bazen bir ekşi erik tadı, bazen bir
dostun telefonu, sevgilinin omzu, bir deniz kıyısı, ya da karşında kuyruğunu
sevinçle sallayan bir köpek yavrusu, daha daha yazayım mı o kadar çok ki. Yeni
bir çanta, bir kitap, Didem Madak'tan bir dize, annenin yemekleri, çocuklarının kokusu, uzaktakilerin özlemi, yazayım mı, yazayım mı daha… Ne kadar çok yaşamak için
sebeplerimiz, ne kadar çok.
Bir ağacın altında, sallıyor biri dalları, konfeti gibi yağıyor
yaşama sebeplerimiz üzerimize…
Aman dikkat edin, basmayın üzerine, ezmeyin, yok etmeyin, bilin değerini, doldurun ceplerinizi.


Eksi karadut en şifalisi. IYİ bir yaklaşım.
YanıtlaSil