GÜNAYDIN SEVGİLİ PAZAR OKUYUCULARIM. Tatsız ve de tuzsuz değil mi ağız tadımız. Ne zaman saçma sapan bir şeyler yazayım desem, şöyle güldüren tebessüm ettiren diye karar versem olmuyor, mavi ay izin vermiyor, ya da yükselen merkür ya da bacaya konan uğursuz baykuş. ( zavallı Baykuş) Geçen gün bir haber okudum. Japon bir adam ağlama dersleri veriyormuş. Şu ana kadar 50.000 kişiye ağlamayı öğretmiş. Vayy. Ama bu adam Türkiye'de olsaydı kesin aç kalırdı. Ağlamanın her türlüsü bilinir bu ülkede.Hatta en iyi bildiğimiz şeydir diye de ekleyebiliriz. Yine ağladık İzmir'e, enkaz altında kalan insanlarımıza. Ne diyeyim ki acı bir çay mı içsek, acı bir kahve de olur belki de.
Kimse zorlamadı , işin doğrusu kimse de yazmamı istemedi , görev aşkı da değil bu . Kendiliğnden gerçekleşen bir yazma , sonra da her nedense birileri ile paylaşma isteği .Dökülen kelimeler, çok konuşan bir başka ben....Sonsuz bir deryada ,bir şeyler karalayan binlerce kişiden biri ....İşte sadece bu .
31 Ekim 2020 Cumartesi
17 Ekim 2020 Cumartesi
AH ŞU EV İŞLERİ…
Yok, yok o kadar da
değil. Erdek çay bahçelerini yazmayacağım bugün. Onları rahat bırakıyorum,
özgür bırakıyorum. 2020 yazını şöyle bir
hazmetsinler, kareli masa örtülerine dökülenleri bir bir temizlesinler,
misafirlerinin dillerinden, yüreklerinden dökülenleri, kimi zaman kahkahaları, kimi zaman bir
gözyaşını, kimi zaman öfkeli tartışmaları sindirsinler, içselleştirsinler. Bir
daha ki yaz mevsimini daha bir sevgiyle daha bir olgunlukla daha bir empati ve
anlayışla ve de özlemle karşılasınlar. Tertemiz ince belli bardaklarını
yıkasınlar, kırılanların yerine yenilerini koysunlar.
Bir mutfak cadısıyım şu sıralar /Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere
karıştırmak /Ve seni düşünmek, mırıldanmak /Bazı büyülü yemekler yapmak/ Bazı
şifalı yemekler yapmak /Ve kalmak istemek ahbap…DİDEM MADAK
Ben de şu an bir
temizlik cadısıyım. Eve dönüş demek büyük temizliklerin yapılması demektir ya
bizlerde. Kış temizliği, yaz temizliği. Gerçi benim sıralamam da ev işleri zorunluluk
çerçevesi içinde yer alır. Yaşamak için, temiz düzenli hijyen ortamlar
yaratmalı , buna inanırım. Ama cam silerken kendinden geçen, ütü yapmanın
verdiği hazzı iki de bir gözümüze sokan, ya da ayda bir perde yıkayan ya da
yıkatanlarda var aramızda takdire şayan. Bazen dalarım kitaplara, romanlara,
filmlere. Bülent Çinko’yu elinde cam bezi ya da toz bezi ile gezerken görünce biraz
kıpırdanırım.
Ama ruh hali bu işte.
Bazen de insan kendini kaptırıverir ev işlerine. Temizlenmek ruhunun arınmasına döner.
Elinde toz bezi, sen silersin onlar uçuşur yine yüzeye. Sen silersin, hele ki
güneş tependeyse pes eder gidersin. Tamam, uğraşmayacağım daha fazla marş marş dönün
yerlerinize. Aynı beynine üşüşen asalak düşüncelere benzetirim o zaman toz
zerrelerini. Ne kadar resetlersen resetle, ne kadar kovalarsan kovala sana
nanik yapıp uçuşurlar önce sonra da gelip otururlar yine sehpaların üzerine,
başköşeye.
İyi ki toz almaya
kalktım, tozlar aynı yerde de benim düşünceler
nerelerde?
Mutfak dolaplarına da
bir el atsam. Koca yaz geçti, küsmesinler bana.
Yapacaklarımı kolaylaştırmam zevkli hale getirmem ancak müzik eşliğinde
gerçekleşebilir bir de. Yıllar öncesinden eve alınan küçük nostaljik radyonun
düğmesini çevirdim bu niyetle. İnanın
çıkan parça
‘’söyleyemem derdimi kimseye,
derman olmasın diye,
İnleyen şu kalbimin sesini
ah yar duymasın diye
Sakladım gözyaşımı
vefasız o yar görmesin diye….…O nefis Türkçesiyle Zeki Müren yanıbaşımda….
Hem dolap siliyordum
bir taraftan de fetva vermeye başladım. Ama söyleyemezsen derdini derman
bulamazsın ki. Gerçi derman de istemiyor ki şarkıda. Ne insanlar var
dünyada. Aşk acısı ile yanıp kavrulmak
istiyorsa kendi bilir, ne diyelim.
Mutfak dolaplarında bazı yerlerde yıllların
dertleri tasaları pardon yağ birikintileri özleşmiş dolabın yüzeyiyle.
Bütünleşmiş. Üzerinize yapışan sorumluluklar gibi. Ne kadar kazımaya çalışırsan
çalış kurtulamazsın bir türlü. Daha fazla kazırsan, kurtulayım da ne olursa olsun
dersen çizersin yüzeyleri. Yok, oldu, kurtuldum sanırsın hayat boyu izi kalır
ama yüreğinde. Neyse ki şimdi yağ çözücüler var. Üzerine sıkıyorsun yağlar
bırakıveriyor kendini. Ama sakın denemeyin üzerinizde.
İşler bittikten sonra
şöyle bir göz gezdiriyorum artık sabun kokan mutfağıma. Evin kalbi gibi atıyor
pıt pıt pıt. Ayakta kalmamızı sağlayan, doyuran hazdan dört köşe yapan.
Ocak başında yaptığım
yemekleri düşündüm bir an. Acaba her yapılan yemeğe sevgiyi katmak mümkün
mü? En sevdiklerinizi yemeğe davet
ettiğiniz bir yılbaşı gecesine sardığınız dolmalara neler kattınız acaba?
Sadece kıyma pirinç değil herhalde. Heyecan, telaş, özlem, çabuk akşam olsa da
gelseler düşüncesi. Misafirleriniz o
dolmaları yerken gözlerinde görürsünüz kattıklarınızı. Yapılan
sohbetlerde koyduklarınız gelir geriye.
Ama hep de aşkla mı
yapılır yemekler acaba? Sabah sabah
kavga edip evden ayrılan kocanızı düşünüp, Hiç lanet olsun diyerek
karıştırmadınız mı çorbanızı? En yakın
dostunuzun ihanetini öğrendiğinizde Patlıcanları
çatır çatır kızartmadınız mı tavada. O
kızgın yağ tanecikleri hiç yüzünüze sıçrayıp iz bırakmadı mı? Ya da ne bileyim çocuğunuz işten çıkarıldığında düşüncelere dalıp başında beklediğiniz sütü
taşırmadınız mı?
Mutfak işte duyguların
dans ettiği pist. Tango, çaça, vals, halay bazen de çökertme…
AH, şu kadına doğmadan
biçilmiş elbise, ah şu ev işleri….
Sevgili Pazar Okuyucularım Yine DİDEM MADAK dizeleriyle veda edelim ev işlerine…
Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra…
3 Ekim 2020 Cumartesi
Ünlü masal anlatıcı JUDİTH LİBERMAN'ın derlediği ve müthiş bir anlatım ile aktardığı masalı:
DİLEK AĞACI
Bir yolcunun masalı bu
masal. Nereden geldiğini nereye gittiğini hatırlamayan bir yolcunun. Bizim yolcu
gerçekten de sadece yolların çocuğuydu. Yol onu nereye götürüyorsa oraya
gidiyordu. Bazen bir köyde dururdu. Orada çalışır ekmeğini kazanır, sonra yine
yol onu nereye çağırıyorsa giderdi. Günlerden bir gün bizim yolcu bir köyde
durmuştu. Birkaç gün kalmış, ekmek parasını kazanmıştı. Artık bu köyden gitme
vakti gelmişti. Uzaklardan bir köy onu
çağırıyordu. … Köylüler dedi ki, hiçbir yere sapmadan, dümdüz yürürsen
önümüzdeki köye varırsın. O da dümdüz yürümüştü. Yürümüştü de akşam olmak
üzereydi, karanlık basmaya başlamıştı. Ne bir ışık, ne bir ev, ne bir ses.
Ormanın içinde kalakalmıştı. Bu kadar
uzak olacağını tahmin edememişti. Çaresiz toprağın üzerinde uyuyacaktı. İlk
değildi ki bu. Bir ağacın kökleri arasında kendine bir yatak yapacaktı. Ağacın
upuzun yerlere kadar eğilmiş iki dalı onu kucaklarcasına uzanmıştı. İşte burası
uygun, dedi bizim yolcu. Heybesini çıkardı içine baktı. Ama başka bir köye
gideceğini umarak tedariksiz davranmıştı. Ekmeği bitmek üzereydi. Hiç yiyecek
yoktu heybesinde. Derin bir iç çekti. Of yine aç bir gece geçecek, dedi üzgün
üzgün. Yine aç bir gece, yine toprakta uyuyacağım bir gece, diye düşünürken,
Bir şarkı duydu
yakınlardan bir yerden. Şarkı ne diyordu biliyor musunuz?
NE istiyorsun,
Ne özlüyorsun
Kalbine sor ve dinle
Sonra hayretle izle
Şaşırdı. Nereden
geliyor bu ses diye bakındı, ama kimseler göremedi karanlıkta. Sonra da
şarkının dediğini yaptı. Bizim yolcu düşündü gerçekten. Bu heybenin içinde ne bulmak isterdim acaba? Kalbine
sordu. Ve, annem ben çocukken bir ekmek yapardı. Mis gibi
kokardı o ekmek, dedi. Kokuyu duydu. Fırından yeni çıkmış sıcak ekmeğin ve Üzerine annesinin sürdüğü tereyağının
kokusu. Gözlerini kapadı, yine kokladı. Ama bu koku çok yakından geliyordu. Sanki
heybesinden. Kokladı, kokladı, heybesini açtı. Gerçekten üzerinde tereyağı
erimiş halde bir ekmek bulmaz mı? O kadar açtı ki nereden geldi diye sormadan
bir çırpıda yedi bitirdi. Mmmm evet evet tam annemin ki gibi.
Tekrar şarkıyı duydu…
NE istiyorsun,
Ne özlüyorsun
Kalbine sor ve dinle
Sonra hayretle izle
Bu sefer yine düşündü.
Annem elma ağacından elmaları toplar, onlardan elma turtası yapar, üzerine
tarçın serperdi, şeker serperdi… Ohh kokusu geldi yine burnuna. Ama ama yine
koku çok yakından gelmeye başlamıştı.
Yine Heybesine baktı orada elma turta dilimleri duruyordu. Nasıl
olabilirdi ki… Tam annesinin yaptığı gibi. Turta dilimleriyle beraber parmaklarını da
yedi bizim yolcu. Kaç yıl oldu, çocukluğundan beri böyle bir lezzet almamıştı.
Artık hatırlıyordu
çocukluğunun lezzetlerini, özlemeye
başlamıştı annesinin yemeklerinin
tadını. Hayatı boyunca tattığı ı bütün lezzetleri hatırladı. Kalbine izin vermişti
artık. İsteyebiliyordu bildiği ve
bilmediği tatları, ulaşamadıklarını.
Sonra da devam etti. Bir
masa olsa dedi. Hiç bana denk gelmedi öyle masada yemekler yemek. Üzerine beyaz
bir örtü. Bir de sandalye olsa. Ben hep yerde oturarak yedim yemeklerimi. Masanın
üzerinde sıcak bir çorba… Biraz ekmek. Hele bir de etli mantı. Yoğurtlu, üzerine
tereyağlı soslu. Ve de dolma. Etli
dolma. Taze yapraklara sarılmış. O istedikçe masa donatıldı. Hiç sorgulamadan
hepsini yedi, bazılarını hiç tatmamıştım diyerek yedi. Hepsi bitince de bir çay
istedi canı. O da geldi üzerinde dumanı tüterken. Çayı da içtikten sonra gevşedi, rahatladı bizim yolcu. Uyku da
bastırdı iyice tok karnına.
Ama şimdi bu yemeğin
üzerine de yerde yatmak istemedi. Hayal etti. Bir yatak olsa beyaz sabun kokan
çarşaflar serilmiş üstüne, saten dikişli yorganlar. Kuştüyü yastığa başımı koysam.
Şimdi hepsi Gözünün önündeydi. Kuruluverdi yatak ağacın altına. O da girdi çarşafların
arasına, yorganın altına, koydu kafasını kaz tüyü yastığa…
Ama sevgili Pazar
Okuyucularım, Bizim yolcunun bilmediği bir şey vardı. O bu gece tesadüfen bir
dilek ağacının altındaydı. Bu ağaçlar vardı yeryüzünde. Ve de şimdi ona denk gelmişti. Kaç tane
olduklarını bilmiyoruz. İşte o yüzden Hepimiz
bilmeden bir dilek ağacının altına oturabiliriz. Ne istersek
gerçekleştirebiliriz. İşte bizim yolcunun bütün istekleri bu yüzden olmuştu.
NE istiyorsun,
Ne özlüyorsun
Kalbine sor ve dinle
Sonra hayretle izle
Tok karnına yumuşak
yatağına yatınca bir den sorgulamaya başladı. Dur bakalım bütün bunlar nasıl
oldu. Ben doğuştan şanslı mıyım ki bütün bunlar gerçekleşsin. Bu kesin bir
canavarın ya da büyücünün tuzağıdır. Beni doyurdu, besledi, şimdi de beni
uyutuyor. Tam ben gözümü kapattığı anda yorganların arasından beni çekecek ve yiyecek.
Evet, kesin bir canavar çıkıp beni yiyecek. Ve bu korku dolu düşünceyi aklına
soktuğu anda gerçekten de bir canavar çıkıp onu yedi.
İşte sevgili
Arkadaşlarım. Ne dilediğimize çok dikkat etmeliyiz. Çünkü bilemeyiz ne zaman
bir dilek ağacına rastlayacağımızı. Masalın dediği gibi onlar her yerde
olabilir. Ve her yerde sen de bu şarkıyı duyabilirsin…
O yüzden gönlünü hep ferah tut. Her zaman kendin için, sevdiklerin için, doğa için, çocuklar için, insanlık için, dünya
için güzel şeyler dile.
Kim bilir belki de sen
şu an bir dilek ağacının altındasındır. JUDİTH LİBERMAN



