17 Kasım 2018 Cumartesi

HAYAT YARIM MUTLULUKLARDAN İBARETMİŞ -2-





HAYAT YARIM MUTLULUKLARDAN İBARETMİŞ. -2-

     -ANNE-

 Çalıştığım lokantada, patrona tokat attığım gece, ayrılık gecemizdi. Anamdan, babamdan ayrılmıştım, kocamdan ayrı düşmüştüm, kardeşlerimin hepsi başka şehirlere, illere taşınmıştı,  bu sefer ki başkaydı ama.  Bu ayrılık, yaşadığım her an acısını duyacağım, sorgulayacağım, kendimi suçlayacağım bir ayrılık olacaktı, biliyordum bunu.

Ama bir lokantanın, iş yerinin içinde ne kadar devam edebilirdi ki bir anne ve çocuğun hayatı? Geçiciydi tabi ki, kalacak bir yer bulana kadar, başımızı sokacak bir odamız olana kadar. Ah,ama insanoğlu işte, çiğ süt emmiş derler ya. Ah, işte kadın olmak, hem de yalnız olmak,  bir başına olmak, muhtaç olmak.

Patrona attığım tokat hayatımı yönlendirecek, geleceğimi hatta geleceğimizi yönlendirecek bir tokattı.

Patrona attığım tokat, beni bekleyen, gideceğim yolun özetiydi aslında.

Bizi iyi şeyler beklemiyordu, bizi bekleyen yollar zor ve dikenliydi. Bu dikenler bütün vücuduma batabilirdi, ama çocuğuma batmamalıydı. Onu bu dikenli yollardan yürütemezdim. Ne kadar koruyabilirdim ki onu bu çiğ süt emmiş insanlardan, önce yer verip, yiyecek veren, sonra da karşılığını bekleyenlerden, kendimi ne kadar koruyabilecektim bakalım?

İyi insanlarda çıkacaktır karşıma, iyi insanlar da var mutlaka dünyada. Dikensiz yollarda vardır muhakkak ki bu yaşamda. Biliyorum ve inanıyorum tabi ki buna da. Ama ya rastlayamazsam onlara, ya karşılaşamazsak bir yerlerde o iyi insanlarla. Ya bulamazsam o dikensiz yolları, ya karıştırırsam sokakları…

Baktım, gayet masumane, masada kaşığı elinde olan yavruma, onun altın sarısı saçlarına, saçının her bir telini mimledim kalbimin tam ortasına…

Kaldırdım onu masadan, daha karnını doyurmadan, en sevdiği yemekten bir kaşık almasına bile fırsat vermeden.

Hiç sormadı yine ‘’ nereye gidiyoruz ‘’, ‘’neden gidiyoruz ‘’ diye. Tutuştuk elele, çıktık sokaklara yine. Yürüdük karanlıkta, yürüdük sokaklarda. Bir parka geldik, parkta bir bankın üzerine oturduk, yorulmuştuk. Koydu başını dizlerimin üzerine, uzattı minik ayaklarını bankın üzerine. Küçücük canı var tabi ki, uykusu gelmişti artık, yine de iyi dayanıyordu bu dikenli yollara. Hemencecik uyuyuverdi, dizlerimin üzerinde. Tek tek elledim saçlarının her bir teline, mıhladım her birini kalbimin bir köşesine.

Aldım sonra da onu kucağıma, hafifcecik geldi bana, kuş gibi geldi bana. Keşke kuş olsak, keşke kanatlarımız olsa da uçsak… Sessizce, onu uyandırmadan, ürkek adımlarla çıktım parktan, tıpkı ürkek bir serçe gibi… Yürüdüm, yürüdüm karanlık sokaklarda. Gökyüzünde o kadar çok yıldız vardı ki, ama benim tutacak bir dileğim bile yoktu. Ayaklarım beni evimizin olduğu çıkmaz sokağa getirmişti. Yol uzasın istedikçe ben, bitivermişti gidilecek yollar, yakın oluvermişti sokaklar.
Tam evimizin kapısında indirdim onu kucağımdan, paltomu serip kapının önüne, yatırdım uyuyan prensimi paltomun üzerine.

Sonra da zile bastım ve hemen oradan uzaklaştım.

Kapı açıldı, içeriden pijamalı kocam çıktı. Uyuyordu demek ki sıcak evde, yatağında,  oysa biz sokaklarda.

Yerde yatan çocuğumuzu görünce telaşla kaldırdı onu yerden, aldı kucağına. Baktı etrafına şaşkın şaşkın, koştu sağa sola,  sarı saçlı prensim kucağında. Göremedi beni tabi ki.

Girdiler içeriye baba ve oğul. Anne dışarıda kalmıştı artık, çıkmıştı tamamen dünyalarından. Ne kadar yaşayacağımı bilmiyordum ama yaşadığım, nefes aldığım her anı kendimle, vicdanımla hesaplaşacağım bir şekilde yaşamaya mahkûm etmiştim kendimi, bunu biliyordum.

İleride anlayacak mıydı ki beni?
 Hak verecek miydi ki bana?
Nasıl anlatacaklardı yaşadıklarımızı ona?
Birazcık da olsa hatırlayacak mıydı ki beni?
İşte bunları bilmiyordum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder